Duyumsuz Kulak Sahipleri


  
Söze nereden gireceğini bilemeyenler orkestrası çaresizlikten bitkin düşmüş halde kapalı bir kapı önünde bulunmuşlar. Üzülmelerden üzülme beğenemeyecek kadar kararsız oldukları için de lafı uzatmadan kestirme yollara dökülmüşler- bu yolların en azından birinde çıkmaz sokak bulma umuduyla- Çıkarsız dertleri olduğundan mı yoksa, çıkmaza girmenin çağımızın en ”psikolojiktir o” asıllı hastalık olmasından mı bilinmez, çıkmaz sokağa çıkmak güneşin alnında ağaç gölgesi bulmakla birmiş onların nazarında. Bir yemeni ustasının dediğine göre kestirme yollardan geçerken, kapılara dayanıp derdini sevenler semaisi dinletiyorlarmış kapı ardındaki kulaklara.

Duyan perişan, duymayan bin pişman.
Pişman olan kale kapısına baş vurmaya.
Kale kapıları kan çanağı.
Kapılar duvar.

Duyumsuz kulak sahipleri ‘’madem derdini sevenler semaisini duyamadık, aşk semaisi dinletin bize’’ diyerek dayanmışlar kale kapılarına, kan yerine kızılcık şerbeti aksın diye yollara. Ama kale muhafızları da kapı gibi adamlarmış. ‘’aradığınız her neyse burada değil diyerek’’ geri çevirmişler gelenleri. Asıl giriş kapılarınınsa cengaver taş ustaları tarafından arşınlarca örüldüğünü öğrenen duyumsuz kulak sahipleri de, çaresizlikten çıkmaz sokakları putlaştırıp onlara bel bağlamışlar söze nereden gireceğini bilemeyenler orkestrasıyla ve bir karar almışlar. ‘’Gelin şu sözün sesini kısalım. Böylece duyarız belki birbirimizi ve buluruz söze girecek doğru kapıyı’’ demişler. İçlerinden biri, ‘’ sesi bet olanların sesini kısalım, böylece kulağımız şenlenir iyileşiriz’’ demiş.

   Başka biri ‘’göğün dev hapşuruğu olan şimşek çok gürültülü , ağzını da kapatmıyor, gönüllü kazalar çıkıyor elinden .bence onun sesini kısalım’’ demiş.

   Bir başkası ‘’akordiyona vokalistlik yapan yağmurun sesini kısalım, her vakit göğün ağladığına mı şahit olacağız’’ demiş.
Öbürü; ‘’çocukların şen sesini kısalım. anlayamadığımız mutluluk bizim değildir, bizim olmayansa görülmeye değer değildir’’ demiş.

   Ve öneriler sürmüş gitmiş. Yıkılan sonsuz domino taşları gibi. Başka sesleri susturmak için öneriler arttıkça gürültü çığ olup kendi üstlerine yürümüş. Her dilden bir ses, her kafadan bir dert, her yoldan bir çıkmaz sokak türemiş. En sonunda içlerinden biri bu sıkıntılı hali fark edip almış eline görünmez bir ferman

Bizim sesimiz değil dilimiz hastalıklı, fikirsiz zihnimiz hastalıklı taş duvarlar içindeki ruhlarımızla beraber. gelin önce onları iyi edelim, sesimiz işte o zaman hoş gelir belki kulağımıza


Üslup hastalıklı dilin

Düşünce, hastalıklı zihnin
Dua, hastalıklı gönlün
‘’O’’ hastalıklı ruhun sodasıdır.

  Diyerek sözünü bitirdiği vakit tüm ölü eller doğrulmuş göğe doğru, su kaybettiği yolu bulmuş, yorgun nefesler durulmuş, ses yerini düşünceli bir sessizliğe bırakmış. Yağmur atıyormuş , deli bir yağmur, içleri dışlarıyla bir yıkayan yağmur..
Yağmura vokalistlik yapan akordiyon giriş yapmış söze adamakıllı bir sükunetten sonra:

Dışarda neler oluyor bilmiyorum?
göğe sorsan dev küfelerce soğan doğramıştır eli
aman, ezkaza dökülmüştür gözü
ben bugün göğe sormayalım derim

yağmur çok atıyor
perşembeleri ekseriyetle daha da gürleşiyor
yokuş yukarıdan aşağı
                        dim
                        dik
çapraz
          x
              sarmal
eli soğanlı, hamuru mayalı
                             YAĞMUR
                             ‘    ‘    ‘   ‘  ‘
                               ‘   ’    ‘   ‘
                                   ‘   ‘   ‘     
                                    ’  ‘  ‘ ‘
                                       ‘ ‘
bana kalırsa sadece yağmur yağmıyor
hikmet ’e sorarsanız -ki eyvah-
‘’hayır efendim ne münasebet, gök düpedüz yağmur atıyor’’
ben bugün hikmet’e sormayalım derim.

-bize kalırsa da sadece yağmur yağmıyor. zira sadece yağmur yağsa ruhumuza varamazdı su-

vardı
yıkadı içimizi
işledi
taa içimize…

——————————————————————————————————

-Bakkaliye/Santavik

 



[kimselerle paylaşılamayacak fotoğrafın hikayesi.]

evlerinde, beraber yaşadıkları o zamanlara ulaşana kadar çok sıkıntı çekmişlerdi. bir karyola, bir ayna, bir de ikisinin olduğu o tek göz eve çok zor ulaşmışlardı.

adamın askerliği vardı. tüm kasabanın derdi de buydu. dağda bir başına duran o gelinciğe aşık olmuşlardı ilkin, kimse bilmedi büyüdükçe yüreklerindekiler arttı. evlerindeki, ilk alabildikleri eşya olan, karyolanın üzerindeki işlemeli örtü gibi bembeyaz bir kadındı. adam ise kadına zıt; kapkara bıyıkları vardı. uzun boyluydu. 

aileler inatlaştı önce. yıllarca şu yapılmayan askerlik göze sokuldu. adamın, ‘dede’ yerine koyduğu bir dedesi vardı. ondan kalan anılar ve bir de fotoğraf makinesi. onun peşinden gitmek istedi. elleri fotoğraf makinesi tutsun istedi, silah değil. yıllarını bir sürü adamla geçirmek değil, bir o kadının kokusuyla geçirmek istedi.

garip bir kasabada yaşıyorlardı. herkes tek bir evde yaşarmış gibiydi. kasabanın iki ucundaki evlerde yaşayan iki insanın birbirlerine iyi geceler diledikleri bile olmuştu. kalabalıklardı. tüketilsin diye çıkarılan her şeyin satıldığı tek bir yer vardı. iki berber yoktu. tekti. hepsinden bir. ama hiç fotoğrafçı yoktu. bir diğer kasabaya gidilirdi.

kaç savaş gördüler. kaç darbe gördüler. sonunda bir yere kaçtılar. bohçasını hazırlayıp, köyde başka bir eve ya da köye yakın bir dağa kaçarmış gibi bir yere kaçtılar. neresi olduğunu kimse bilmedi.

iki fotoğraf kaldı onlardan. 
birinde sadece o beyaz kadın. ve o karyola. bir de bir ayna. bu kadar. kadın aynanın yanında. adam yok. kadın aynaya bakıyor. adamı görüyor. öyle bir fotoğraf. bu kadar’ bir fotoğraf.

bir diğerinde adam ve kadın yan yana. çaprazlarında ayna. artlarında da o karyola ve beyaz örtüsü, o kadın kadar beyaz.

şimdi o fotoğraflar iki evde. İki Elif’de. 
biri her önce fotoğrafa sonra ellerine bakıyor. elleri titremeseydi eğer ‘dede’sinin fotoğraf makinesi ona kalırdı. 
ama biliyor ki, fotoğraf çeken diğeri.
diğer Elif. 

- Üzünç.

(Kaynak: uzuncteyze)

Vesikacı Halim Hemhal

Halimi bilmek için elimi gögsüme koydum, canımı sıcak tutuyorum. ”Hal fotoğrafı çekilir” yazıyor Vesikacı Halim Hemhal’ın dükkan camında.

- ‘Ah’ söküntüsünü de alıyor musun kadrajına Halim? diyorum
- ”Herhalde” diyor ”her halde.”

Dediğinin külliyen yalan olduğunu bile bile giriyorum kapıdan. Elim gögsümde, ah’ım dilimde, nefesim gözümde, akaryaşımı iteliyor.

- Halim ”hallarımı aynı böyle çek” diyorum.

Tam denklanşöre basacakken, elinden düşürüyor koca makineyi. ”Yut o ah’ını” diyor, ”gözümü alıyor. Yut! O elini de çek göğsünden fotoğrafı bozuyor ” Elim göğsümde, ah’ım dilimde çıkıyorum girdiğim kapıdan.
Gitmeden:

Halim, sen ne hemhalsin ne alim
Bre nerden bilirsin benim halim
Tek gözünü dikmişsin aleme
Etmezsin bir ‘ah kulu’na talim.
Çekemeyeceğin derde gönül verdiysen
Kapına dayanmıştır başı fesleğenli bir zalim
İşte o vakit anlarsın neymiş falimda çıkan halim.
Halim Hemhal’im.

.


   Solaltkroşe not: Bu döküntü, HH’nin ne idüğü belirsiz bir hal taramasıdır.
                              Başka bir dille: ”Uzun hikaye. Sonra anlatırım”ın Arapçasıdır.
                              Hülasa, kısa edilmiş uzun hikayelerin daniskasıdır.

    -Bakkaliye / Santavik

Burnum Omzunda.

Dolmuş virajı alırken yalpalıyor. Kesinlikle normal değil. Sarhoş bir at gibi yalpalıyor ve o saatten sonra biz bir yılı yaşamıyoruz. Birileri tarafından belirlenmiş ve herkes tarafından kabul edilmiş herhangi bir zaman yok. CHP binasındaki fasulye gibi çıkıntı, sanırım genel başkanın odası, Halkbank’ın devasa binası ya da Armada’nın karşısındaki ucube demir yığını bize ” 2000lerdesiniz. ” demeye çalışsa da zaman kabul edilmiyor. Hiçbir şey zamanın varlığının kanıtı değil. Herkes sallanıyor. Dolmuşlar. Atlar. Sallanıyoruz.

Fırlatıldık. Boşluğa, düzensizce fırlatıldık ve varolmaya çalışıyoruz. 

ve tam da bu sırada kokun varoluyor.
kokun dolmuşa doluyor.

Aslında dolmuşa dolan şey kokun değil. Hatırladıklarımdı ve ben hepsini bir koku olarak duyumsamak istedim. ” Hatıladığımız şeyler gerçekler değil ki. ” demişti biri. Bence Barış Bıçakçı’ya öykünüyordu. Hatırlamak hakkında bir sürü kötü şey söyleyebilirim ve Barış Bıçakçı hakkında bir sürü iyi şey. Hiçbirini yapmıyorum. Çünkü konuşmalarım gürültüye dönüşüyor. Susmaklar kalıyor bana sadece.

Camı açıyorum, kokun dolmuştan çıksın diye. Önümdeki, sanırım Uzakdoğulu, kız rahatsız oluyor. Kapatıyor gibi yapıyorum. Çaktırmadan tekrar açıyorum. Bu, dolmuştan inene kadar devam ediyor. Kızı kandıramıyorum. Oysa kendimi çok güzel kandırırdım. Vazgeçiyorum. 

Camı ardına kadar açıp, dolmuştan iniyorum.
Ankara’ya bahar gelmiş. Tek zaman bu. Bahar.
ve çiçekler kokunu alıp götürebilirmiş.

Dilekler. 

Uzunc.

Habil’i sevmesine mukabil, katildi Kabil
Elliott Smith çalmaya başladığında saat yediyi çeyrek geçiyordu. Kim bilir kaç sabahtır Angeles eşlik ediyordu gün doğumuna. Oktay gerine gerine doğruldu yatakta. Oda soğuktu. Yavaş yavaş attı üzerinden yorganı. Deniz mevsimi başlamadan denize giren liseli gençler gibi ürperdi vücudu, erekte oldu tüm kılları ve alt çene kemiği ile üstü arasında acımasız bir savaş başladı. Sigara paketine uzandı eli, çekti birini, ağzına götürüp yaktı kafiri! Başucundaki şiir kitaplarından birine uzandı Oktay, daha gözlerini açamıyordu ama şiir…  ”Aç karnına okunan şiir insan bünyesine iyi gelir mi?” diye düşündü. Düşünmekle yetindi sadece. Alışkanlıklarını sorgulamaktan nefret ederdi Oktay. Nasıl, sigara içtiğini sorgulamıyorsa, her sabah şiir okuma alışkanlığını da sorgulamamalıydı. Her sabah yaptığı gibi rastgele bir sayfa açtı.

Aç karnına sigara yakan bir adam güne derdiyle yüzleşerek giriyordur, ondan kaçarak değil!

Sırıttı Oktay, sonra nedensiz bir kahkaha attı öksürerek. Alper Gencer’i gerçekten seviyordu. ”Bugün şanslı günümdeyim sanırım, şiir bile(!) benden yana!” dedi kendi kendine. 
Portmantodan paltosunu alıp çıktığında saat sekizi gösteriyordu. Hava yine soğuktu ama kar yoktu. ”Karsız bir soğuktan daha kötü ne olabilir?” dedi Oktay gökyüzüne bakarak. Sahil kentlerini sevmiyordu Oktay, kar yağmayan şehirlerin hiçbirini sevmiyordu. ”Gülü seven dikenine katlanır fakat sevmediğin gülün dikeni de ayrı bir acıtır!” dedi sigarasını yakarken. Aklına Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ında okuduğu bir cümle gelmişti.

Öyle ya, şehirlerin de inatçı olanları ve olmayanları vardır.

 ”Dostoyevski şehirlerin inatçı olup olmamasından bahsetmiş fakat nedense şehirlerin iradesini es geçmiş. İnatçı olup olmamaları kişiye göre değişir çünkü.” diye düşündü Oktay. ”Ve bu lanet olasıca şehir herkesi severken beni dövüyor!”
Oktay, laboratuvarın kapısından girdiğinde, dalgın güvenlik görevlisinin kol saatindeki akreple yelkovan birbirini kovalıyordu yine. Akrep dokuz rakamını biraz geçmiş, yelkovan ise bir rakamına henüz varmıştı. Akrep yine kendine tur bindirileceğini bile bile ilerliyordu on rakamına ağır aksak, tıpkı bazı insanların yaptığı gibi. Bazı insanlar…
Eline rastgele bir preparat alıp mikroskobuna koydu Oktay. Her sabah mikroskobuna bir preparat koyarak ondan türlü anlamlar çıkarmayı huy edinmişti. Bir nevi fal bakıyordu. Çoğu insan; kahve falı, iskambil falı gibi fallara bakardı fakat Oktay, bu tekdüzeliğin dışına çıkmayı başarmıştı. O, kimsenin aklına gelmemiş olan bir fal türü bulmuştu: Histolojik Fal.
Mikroskoba yerleştirdiği preparatı incelemeye koyuldu Oktay. ”Yok artık! Kalp preparatı bu!” Çevresindeki iş arkadaşları, üniversitelerinin en seçkin öğretim üyeleri, üniversitelerinin kesinlikle gelmiş geçmiş en iyi histoloji hocasına yani yirmi sekiz yaşındaki Oktay’a garip bir şekilde bakıyorlardı. Farkında olmadan bağırmıştı Oktay. ”Kalp içinde kalp!” Bu kez sesini dizginlemeyi başarmıştı. Baktığı kalp preparatında kalp şekli görmüştü çünkü. Kafasını kaldırıp çevresine bir göz gezdirdi. Mesai arkadaşları hâlâ göz ucuyla kendisine bakıyorlardı. ”Kaçamak bakış atmanın da bir edebi, erkanı vardır! Bu kadar da belli edilmez ki!” diye düşündü Oktay ve tiksinti ve öfkeyle dolu olan başını öne eğdi, tıpkı Kafka’nın 42. aforizmasında olduğu gibi. 
Saat kulesine göre saatini ayarlayan, akşamcı ilköğretim öğrencisi sabırsızlıkla dersin bitmesini bekliyordu. Gözünü, ”Bu saatle denize bile girilebilir, asla su geçirmez!” denen Casio F-91W model saatinden ayırmıyordu. F-91W’daki çubukçuklar 17:15 şekline geldiğinde ders bitim zili çaldı ve o sırada okulun önünden geçmekte olan Oktay gülümsedi. ‘Hababam Sınıfı’nın müziklerini çok severdi çünkü. ”Okulda disiplin disiplin diyerek bir taraflarını yırtanların, tenefüs zili melodisi olarak ‘Hababam Sınıfı’nın müziklerini seçmeleri ne garip.” diye düşündü Oktay. Gülümsemeye devam etti.
Oktay, okulun köşesini döner dönmez yere saçılmış olan kitapları gördü. ”Ece Ayhan, Edip Cansever, Cemal Süreya, Ülkü Tamer, Sezai Karakoç! Neler oluyor?!” diye söylendi kitaplara bakarak, sonra hemen toplamaya başladı kitapları ”İkinci Yeni yerde durmayı asla hak etmiyor!” diye söylendi bu kez. Eli Mona Roza’ya uzandığında aynı kitaba bir el daha uzandı, mürekkep lekeli bir kadın eli. Oktay, başını kaldırdığında kadının kendine gülümsediğini gördü. Bir süre gözünü kadının güzel yüzünden alamadı Oktay. İki farklı insanın elini taşıyordu hala Mona Roza. ‘’Bir gülüşün ölmem için yetecek!’’ diye düşündü Oktay, tuttuğu kitaptan ilham alarak. Nefes alış verişi hızlanmıştı. Baş parmağını göğsüne bastırdı ve ‘’Sevgili kuş; kafesini parçalaman inan ki sana bir şey kazandırmaz!’’ dedi kalbine, olabildiğince düşük bir desibelde. İlk bakışta aşık olunabileceğine hiçbir zaman ihtimal vermemişti Oktay. Aşkın oluşması için uzunca bir süreye ihtiyaç olduğunu savunmuştu hep. Çünkü Oktay’a göre aşk, beynin bazı bölgelerindeki sinaps sayısının anormal bir şekilde artışından başka bir şey değildi. Fakat şimdi kendinde olan bütün bu fizyolojik değişiklikler, yanıldığının bir göstergesiydi. ‘’Çok teşekkür ederim.’’ dedi kadın. Bu sırada gözlerini kaçırmayı başardı Oktay ‘’Rica ederim.’’ dedi boğazını temizleyerek. ‘Sevda Sözleri’ni alıp güzel kadına uzatarak ‘’Adım Oktay’’ dedi. Gözlerini gene güzel kadının yüzüne sabitlemişti. ‘’Sevda’’ dedi güzel kadın kitabı alırken. Oktay elindeki kitaba ve hemen ardından kendine gülümseyen kadına baktı tekrar. Sendeledi ve yine aynı şeyi düşündü. ‘’Bir gülüşün ölmem için yetecek.’’
Oktay, Sevda’nın yanındayken zaman mefhumunu kaybediyordu. Yine beraberlerdi, yine ince belli çay bardakları, tırtıklı ve kırmızı lekeli porselen çay tabaklarının üstünde yavaş yavaş soğumaktaydı ve yine zaman ve mekandan soyutlandığını hissediyordu Oktay. ‘’Bana Sevda Sözleri’ni uzatmandan bu yana iki ay geçmiş’’ dedi Sevda, ‘’Bütün ömrümü de seninle birlikte tüketmek istiyorum’’ dedi sonra. Bu sözler üzerine gözlerini kapattı Oktay, başını eğdi ve bir süre sessiz kaldı. Gözlerini açtığında, Sevda’nın soru soran bakışlarını gördü ve o bakışlara sordu ‘’Çayını tazeleyeyim mi?’’ yanıt beklemeden Sevda’nın da bardağını alıp mutfağa gitti ve birkaç dakika sonra elinde iki bardak çayla geldi Oktay. ‘’Neler oluyor?’’ diye sordu Sevda çayından bir yudum aldıktan sonra. ‘’Bugüne kadar sana, seninle ilgili hiçbir soru sormadım’’ diyerek söze girdi Oktay. ‘’Hiç sormadım çünkü başından beri kim olduğunu biliyordum. O büyük ilaç firması adına çalıştığını, benim kanser tedavisinde elde ettiğim başarıların ilaç firmasının sonu olacağını, bu yüzden beni dikkat çekmeden öldürebilmek için seni görevlendirdiklerini… Bunların hepsini biliyorum fakat sana aşıktım ve senin yalan söylemeni istemiyordum. Yalan söylemeni istemiyordum çünkü… Çünkü senin kim olduğunu öğrendiğim gün kendime bir söz verdim. Bana yalan söylediğin an, seni kendime bağlayacaktım. Seninle içtiğim her içecekle beni zehirlediğini, beynimi çürüttüğünü ve son dozu da bugün verdiğini biliyordum, ölümüm senin elinden olsundu fakat ne ben Michel’dim ne de sen Patricia’ydın. Ve sen bana bu sabah o yalanı söyledin. ‘’ Sevda aniden ayağa kalktı ‘’Ne yalanı?’’ diye sordu. ‘’Bütün o ‘seni seviyorum’lar yalan değildi!’’ dedi gözü yaşlı bir şekilde. ‘’Habil’i sevmesine mukabil, katildi Kabil.’’ dedi Oktay, delici bakışlarını Sevda’nın gözlerine sabitleyerek. ‘’Söylediğin yalan, beni sevdiğini söylemen değildi. Söylediğin yalan benimle bir ömür tüketmek istediğini söylemendi. Çünkü ben ölüyordum ve bunun olmayacağını biliyordun.’’ Sevda yerine oturdu ve ‘’Peki şimdi ne olacak? Seninle birlikte ben de mi öleceğim?’’ diye sordu. ‘’Aslında bu tamamen sana bağlı. O son içtiğin çaya kattığım kimyasal, beynindeki limbik loba yani duygularınla bağlantılı olan beyin bölgene etki edecek. Ben öldükten sonra beni seviyorsan ki bu tamamen limbik lobundaki sinir hücrelerine bağlı, o kimyasal beynindeki bütün sinapsları yok edecek ve sen de öleceksin. Fakat beni sevmiyorsan bunların hiçbiri gerçekleşmeyecek ve sen, yaşamına devam edeceksin.’’ dedi Oktay, ukala bir şekilde gülümseyerek. 
Sevda artık ağlamıyordu. Oktay’a gülümseyerek ‘’Bu gülüş sana hiç yakışmıyor Oktay’’ dedi. ‘’Biliyorum’’ diye yanıtladı Oktay, ‘’Biliyorum bu gülümseme en çok… en çok…’’ Beyni iflas etmek üzere olan Oktay kendini biraz daha zorlayarak tamamladı sözlerini ve verdi son nefesini. ‘’Biliyorum bu gülümseme en çok İsmet Özel’e yakışıyor. Fakat ben şu an celladıma gülümsüyorum ve ilk bakışta aşka inanmazken hem ilk bakışta hem de son bakışta aşık oluyorum…’’
-metropolbedevisi 

Habil’i sevmesine mukabil, katildi Kabil

Elliott Smith çalmaya başladığında saat yediyi çeyrek geçiyordu. Kim bilir kaç sabahtır Angeles eşlik ediyordu gün doğumuna. Oktay gerine gerine doğruldu yatakta. Oda soğuktu. Yavaş yavaş attı üzerinden yorganı. Deniz mevsimi başlamadan denize giren liseli gençler gibi ürperdi vücudu, erekte oldu tüm kılları ve alt çene kemiği ile üstü arasında acımasız bir savaş başladı. Sigara paketine uzandı eli, çekti birini, ağzına götürüp yaktı kafiri! Başucundaki şiir kitaplarından birine uzandı Oktay, daha gözlerini açamıyordu ama şiir…  ”Aç karnına okunan şiir insan bünyesine iyi gelir mi?” diye düşündü. Düşünmekle yetindi sadece. Alışkanlıklarını sorgulamaktan nefret ederdi Oktay. Nasıl, sigara içtiğini sorgulamıyorsa, her sabah şiir okuma alışkanlığını da sorgulamamalıydı. Her sabah yaptığı gibi rastgele bir sayfa açtı.

Aç karnına sigara yakan bir adam güne derdiyle yüzleşerek giriyordur, ondan kaçarak değil!

Sırıttı Oktay, sonra nedensiz bir kahkaha attı öksürerek. Alper Gencer’i gerçekten seviyordu. ”Bugün şanslı günümdeyim sanırım, şiir bile(!) benden yana!” dedi kendi kendine. 

Portmantodan paltosunu alıp çıktığında saat sekizi gösteriyordu. Hava yine soğuktu ama kar yoktu. ”Karsız bir soğuktan daha kötü ne olabilir?” dedi Oktay gökyüzüne bakarak. Sahil kentlerini sevmiyordu Oktay, kar yağmayan şehirlerin hiçbirini sevmiyordu. ”Gülü seven dikenine katlanır fakat sevmediğin gülün dikeni de ayrı bir acıtır!” dedi sigarasını yakarken. Aklına Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ında okuduğu bir cümle gelmişti.

Öyle ya, şehirlerin de inatçı olanları ve olmayanları vardır.

 ”Dostoyevski şehirlerin inatçı olup olmamasından bahsetmiş fakat nedense şehirlerin iradesini es geçmiş. İnatçı olup olmamaları kişiye göre değişir çünkü.” diye düşündü Oktay. ”Ve bu lanet olasıca şehir herkesi severken beni dövüyor!”

Oktay, laboratuvarın kapısından girdiğinde, dalgın güvenlik görevlisinin kol saatindeki akreple yelkovan birbirini kovalıyordu yine. Akrep dokuz rakamını biraz geçmiş, yelkovan ise bir rakamına henüz varmıştı. Akrep yine kendine tur bindirileceğini bile bile ilerliyordu on rakamına ağır aksak, tıpkı bazı insanların yaptığı gibi. Bazı insanlar…

Eline rastgele bir preparat alıp mikroskobuna koydu Oktay. Her sabah mikroskobuna bir preparat koyarak ondan türlü anlamlar çıkarmayı huy edinmişti. Bir nevi fal bakıyordu. Çoğu insan; kahve falı, iskambil falı gibi fallara bakardı fakat Oktay, bu tekdüzeliğin dışına çıkmayı başarmıştı. O, kimsenin aklına gelmemiş olan bir fal türü bulmuştu: Histolojik Fal.

Mikroskoba yerleştirdiği preparatı incelemeye koyuldu Oktay. ”Yok artık! Kalp preparatı bu!” Çevresindeki iş arkadaşları, üniversitelerinin en seçkin öğretim üyeleri, üniversitelerinin kesinlikle gelmiş geçmiş en iyi histoloji hocasına yani yirmi sekiz yaşındaki Oktay’a garip bir şekilde bakıyorlardı. Farkında olmadan bağırmıştı Oktay. ”Kalp içinde kalp!” Bu kez sesini dizginlemeyi başarmıştı. Baktığı kalp preparatında kalp şekli görmüştü çünkü. Kafasını kaldırıp çevresine bir göz gezdirdi. Mesai arkadaşları hâlâ göz ucuyla kendisine bakıyorlardı. ”Kaçamak bakış atmanın da bir edebi, erkanı vardır! Bu kadar da belli edilmez ki!” diye düşündü Oktay ve tiksinti ve öfkeyle dolu olan başını öne eğdi, tıpkı Kafka’nın 42. aforizmasında olduğu gibi. 

Saat kulesine göre saatini ayarlayan, akşamcı ilköğretim öğrencisi sabırsızlıkla dersin bitmesini bekliyordu. Gözünü, ”Bu saatle denize bile girilebilir, asla su geçirmez!” denen Casio F-91W model saatinden ayırmıyordu. F-91W’daki çubukçuklar 17:15 şekline geldiğinde ders bitim zili çaldı ve o sırada okulun önünden geçmekte olan Oktay gülümsedi. ‘Hababam Sınıfı’nın müziklerini çok severdi çünkü. ”Okulda disiplin disiplin diyerek bir taraflarını yırtanların, tenefüs zili melodisi olarak ‘Hababam Sınıfı’nın müziklerini seçmeleri ne garip.” diye düşündü Oktay. Gülümsemeye devam etti.

Oktay, okulun köşesini döner dönmez yere saçılmış olan kitapları gördü. ”Ece Ayhan, Edip Cansever, Cemal Süreya, Ülkü Tamer, Sezai Karakoç! Neler oluyor?!” diye söylendi kitaplara bakarak, sonra hemen toplamaya başladı kitapları ”İkinci Yeni yerde durmayı asla hak etmiyor!” diye söylendi bu kez. Eli Mona Roza’ya uzandığında aynı kitaba bir el daha uzandı, mürekkep lekeli bir kadın eli. Oktay, başını kaldırdığında kadının kendine gülümsediğini gördü. Bir süre gözünü kadının güzel yüzünden alamadı Oktay. İki farklı insanın elini taşıyordu hala Mona Roza. ‘’Bir gülüşün ölmem için yetecek!’’ diye düşündü Oktay, tuttuğu kitaptan ilham alarak. Nefes alış verişi hızlanmıştı. Baş parmağını göğsüne bastırdı ve ‘’Sevgili kuş; kafesini parçalaman inan ki sana bir şey kazandırmaz!’’ dedi kalbine, olabildiğince düşük bir desibelde. İlk bakışta aşık olunabileceğine hiçbir zaman ihtimal vermemişti Oktay. Aşkın oluşması için uzunca bir süreye ihtiyaç olduğunu savunmuştu hep. Çünkü Oktay’a göre aşk, beynin bazı bölgelerindeki sinaps sayısının anormal bir şekilde artışından başka bir şey değildi. Fakat şimdi kendinde olan bütün bu fizyolojik değişiklikler, yanıldığının bir göstergesiydi. ‘’Çok teşekkür ederim.’’ dedi kadın. Bu sırada gözlerini kaçırmayı başardı Oktay ‘’Rica ederim.’’ dedi boğazını temizleyerek. ‘Sevda Sözleri’ni alıp güzel kadına uzatarak ‘’Adım Oktay’’ dedi. Gözlerini gene güzel kadının yüzüne sabitlemişti. ‘’Sevda’’ dedi güzel kadın kitabı alırken. Oktay elindeki kitaba ve hemen ardından kendine gülümseyen kadına baktı tekrar. Sendeledi ve yine aynı şeyi düşündü. ‘’Bir gülüşün ölmem için yetecek.’’

Oktay, Sevda’nın yanındayken zaman mefhumunu kaybediyordu. Yine beraberlerdi, yine ince belli çay bardakları, tırtıklı ve kırmızı lekeli porselen çay tabaklarının üstünde yavaş yavaş soğumaktaydı ve yine zaman ve mekandan soyutlandığını hissediyordu Oktay. ‘’Bana Sevda Sözleri’ni uzatmandan bu yana iki ay geçmiş’’ dedi Sevda, ‘’Bütün ömrümü de seninle birlikte tüketmek istiyorum’’ dedi sonra. Bu sözler üzerine gözlerini kapattı Oktay, başını eğdi ve bir süre sessiz kaldı. Gözlerini açtığında, Sevda’nın soru soran bakışlarını gördü ve o bakışlara sordu ‘’Çayını tazeleyeyim mi?’’ yanıt beklemeden Sevda’nın da bardağını alıp mutfağa gitti ve birkaç dakika sonra elinde iki bardak çayla geldi Oktay. ‘’Neler oluyor?’’ diye sordu Sevda çayından bir yudum aldıktan sonra. ‘’Bugüne kadar sana, seninle ilgili hiçbir soru sormadım’’ diyerek söze girdi Oktay. ‘’Hiç sormadım çünkü başından beri kim olduğunu biliyordum. O büyük ilaç firması adına çalıştığını, benim kanser tedavisinde elde ettiğim başarıların ilaç firmasının sonu olacağını, bu yüzden beni dikkat çekmeden öldürebilmek için seni görevlendirdiklerini… Bunların hepsini biliyorum fakat sana aşıktım ve senin yalan söylemeni istemiyordum. Yalan söylemeni istemiyordum çünkü… Çünkü senin kim olduğunu öğrendiğim gün kendime bir söz verdim. Bana yalan söylediğin an, seni kendime bağlayacaktım. Seninle içtiğim her içecekle beni zehirlediğini, beynimi çürüttüğünü ve son dozu da bugün verdiğini biliyordum, ölümüm senin elinden olsundu fakat ne ben Michel’dim ne de sen Patricia’ydın. Ve sen bana bu sabah o yalanı söyledin. ‘’ Sevda aniden ayağa kalktı ‘’Ne yalanı?’’ diye sordu. ‘’Bütün o ‘seni seviyorum’lar yalan değildi!’’ dedi gözü yaşlı bir şekilde. ‘’Habil’i sevmesine mukabil, katildi Kabil.’’ dedi Oktay, delici bakışlarını Sevda’nın gözlerine sabitleyerek. ‘’Söylediğin yalan, beni sevdiğini söylemen değildi. Söylediğin yalan benimle bir ömür tüketmek istediğini söylemendi. Çünkü ben ölüyordum ve bunun olmayacağını biliyordun.’’ Sevda yerine oturdu ve ‘’Peki şimdi ne olacak? Seninle birlikte ben de mi öleceğim?’’ diye sordu. ‘’Aslında bu tamamen sana bağlı. O son içtiğin çaya kattığım kimyasal, beynindeki limbik loba yani duygularınla bağlantılı olan beyin bölgene etki edecek. Ben öldükten sonra beni seviyorsan ki bu tamamen limbik lobundaki sinir hücrelerine bağlı, o kimyasal beynindeki bütün sinapsları yok edecek ve sen de öleceksin. Fakat beni sevmiyorsan bunların hiçbiri gerçekleşmeyecek ve sen, yaşamına devam edeceksin.’’ dedi Oktay, ukala bir şekilde gülümseyerek.

Sevda artık ağlamıyordu. Oktay’a gülümseyerek ‘’Bu gülüş sana hiç yakışmıyor Oktay’’ dedi. ‘’Biliyorum’’ diye yanıtladı Oktay, ‘’Biliyorum bu gülümseme en çok… en çok…’’ Beyni iflas etmek üzere olan Oktay kendini biraz daha zorlayarak tamamladı sözlerini ve verdi son nefesini. ‘’Biliyorum bu gülümseme en çok İsmet Özel’e yakışıyor. Fakat ben şu an celladıma gülümsüyorum ve ilk bakışta aşka inanmazken hem ilk bakışta hem de son bakışta aşık oluyorum…’’

-metropolbedevisi 

Mağribi

Issız bir bozkırda tren bekliyorum yine. Bugün yine kurak topraklarda tren bekliyorum güneşte kavrularak. Biri bana umudun olduğunu söylemişti ve ben de seve seve inandım. Kimi zaman deve taşıyan 86 model Ford kamyonlar geçse de önümden, ben tren beklemekte ısrarcıyım. Rüzgarlar yüzüme kum süpürürken olduğum yerden çok uzaklaşmamalıyım ama tren bekliyorsam rayların olduğu bir yerde olmam gerektiğinin de farkındayım.

(hep burada dur… yanı başımda. senden duymak istediklerimi söyle. burada dur. ben bu kadar küçülmüşken, beni ellerine al ve iyi bak sabaha kadar.)

Çoğu zaman steplerin soğuk gecelerinin gelmesini bekliyorum. Bir adım, bir adım daha. Feraceme sarınıyorum, kapkara feraceme sımsıkı. Bir bekleyişin bekleyicisi oluyorum bu yerde ve âmâ bir abdal bana okumamı söylüyor, bildiğim bütün duaları okumamı. Bir tren bekliyorum alması için beni ama hatırlayamıyorum rayların geçtiği yeri. Olmayacak diyorum olmayacak.

(ne kadar kısa geliyor. bunca zaman boyunca hep burada ol ki seni sevebileyim, sevebileyim, sevebileyim.)

Bazen bir kervana rastlıyorum, bazen bir kervan bana rastlıyor. Burada o kadar uzun zaman boyunca durdum ki ellerimin çizildiği hissediyorum. Parmaklarımın dikenleştiğini, içimin su topladığını. Artık susuyorum, artık serapların seraplarını görmeyi diliyorum, artık dimağım kuruyor, artık dik duramıyorum. Ağırlığı bileklerimden tutup beni alaşağı etmeye çalışıyor. Hırkasını sürüye sürüye gelen bir derviş bir taşın üzerine oturuyor. Kapkara gözlerini kısıyor, gülümsüyor olmayan birine. Ardından bana dönüyor. Bomboş gözlerle. Korkma diyor, korkma, görmediklerinden sakın.

(geceleri ufalıyorum. beni avucuna aldığını ve yastığıma bıraktığını hissediyorum. sabah olacak ve kendi boyuma döneceğim. kıvrılıyorum. daha var.)

Bazen sigara taşıyan hayvanlar görüyorum bir yerlerden geçen. Kimi zaman büyücülerin geldiğini duyuyorum, nereden duyuyorum bilmiyorum ama biliyorum. Bulutlarla sarmalanmış uzun boylarının olduğunu söylüyor toprak herkese, toprak herkese onların yağmuru getirdiğini söylüyor. Toprak o büyücülerin balmumlanmış saçlarıyla dişleri çarpık meczuplar olduğunu söylemiyor. Bir çölde nasıl gürültüden başını kaldıramaz varlığımın varlığı? Biliyorum ki bir tren alacak beni ve bir gün artık burada olmayacağım. İlk olarak rayları bulacağım.

(sadece rengini dinleyip gözlerimi kapatmak istiyorum. senin kim olduğunu biliyorum ama, ben kimim?)

Evden çıkarken nereye gittiğim konusunda hiçbir şey düşünmüyordum. Sadece çıkıyordum ve gidiyordum –çok zaman olmuştu- gezip duruyordum. Bir çölde sürekli aynı insanları görüyordum, bir barkanda kök salıyordum ve içimi suyla dolduruyordum. Gümüşi bir öğleden sonrayı değil, trenleri bekliyordum, ağır, paslı demirindeki boyaları dökülmüş. Rayları göremiyordum, ama geleceğini biliyordum, geliyordu, gelmeliydi, artık gelsin’di.

Dolaşmaktan bıkarsam ne olacak?

Söyleyecek bir şey bulamazsam?

Ya geçmişi düşünmeye başlarsam?

Tren gelmeli. Evet gelmeli artık…

-altinbuklehafifayak 

selimciğim ışık

selimciğim ışık.

ah selimciğim ışık.

sana verebileceğim belki de tek şeyim heyecanımdır.

yolculuk yapacağım zamanlar, üç saatlik yola bile gidiyor olsam bavullara sığdıramadığım,

kendisi yüzünden bavullar kapatamadığım,

ve dahi montumun düğmelerini ters iliklediğim heyecanım.

bir de işte camus’nün (kamü değil de kamu demenle hep alay ettim, sen de bile bile bilmem belki zeval gelmesin diye o güzel inadına hep ısrarla kamu demeye devam ettin) ontolojik mesele yüzünden ölen kimse olmadığına dair nazariyesine duyduğun coşkulu öfkeyi nasıl paylaşırdım seninle.

ölmeli, birileri bu yüzden ölmeli diye bağırdığında seninle seve seve bu sloganı kızılay meydanında defalarca tekrar ederdim.

bunu başkasından duymuş olsaydım neden ben düşünmedim bunu diye, sinirimden sırf, kıskançlığımdan muhalefet ederdim. camus’den yana olurdum.

ama sen selim ışık,

selimciğim ışık

sen başka olurdun.

her şeyi paylaşırdım aslında seninle selimciğim ışık.

bilirsin ufacık tefeciktir, bana bile zoru zoruna yeter ama cebimdeki son bozuklukla aldığım üstelik üç tanesini bir liraya da değil, tanesini tam 75 kuruşa aldığım canım ankara simidini bile paylaşırdım.

simit bittikten sonra dişimde susam kalmış mı diye rahat rahat sorabilir miydim sana bilmiyorum.

bu çekincemi ve ağzımı açmadan dilimle dişlerimdeki susamları temizlemeye çalışma çabamın başarıyla sonuçlanıp sonuçlanmadığını sana bir türlü soramadığımıfarkettiğinde bay c gibi

ki ona bir isim bulabilmiş değilim henüz.

bilirsin ne çok severim kendimce yakışan isimler bulmayı romanlarların kahramanlarına,

gerçek hayatınsa anti kahramanlarına.

bu huyumdan dolayı bana kızardın nasıl görebiliyorum selimciğim ışık,

ne yapayım elimde değil derdim ben de sana.

dostoyevskinin, raskolnikov hariç, ayrı tutardım çünkü onu diğerlerinden biliyorsun,

yani bilmiyorsun da yaşasaydın ve ben bir şekilde hayatına girmeyi başarabilmiş olsaydım,

ya da yaşasaydın ve sen bir şekilde benim hayatıma girmeyi becerebilmiş olsaydın

eşyayı aşıp,

(ferhatmış. laf hep!

dağları delmenin lafı mı olur eşyayı delmenin yanında.)

bilirdin. ya da bilecektin. nasıl çekimlemek istersen öyle olsun.

dostoyevskinin raskolnikov hariç bütün kahramanlarını yeni baştan isimlendirmem nasıl sinirlendirirdi seni kim bilir?

sözüm ona pavel smerdyakov’u pertev yapmıştım.

bir bay c’ye bir isim bulamamıştım kafamda.

c ile başlayan bütün isimlere bakmıştım,

eni konu takvim yapraklarının isim önerileri bölümlerini bile itinayla geçirmiştim gözden, de yok bay c ne yapsam bay  c idi.

c bey bile değil, eni konu bay c!

cemal, cafer, cahit, cemil, cenap

görüyorsun ya sen de, olmuyor.

neyse işte, nerelere geldi konu bak.

yani diyeceğim odur ki

her şeyimi paylaşırdım seninle hiç şüphen olmasın buna selim.

pazar günleri değil

zinhar pazar günleri değil salı günleri ya da belki perşembe nasıl istersen

dışarı çıkardık seninle

önce kızılırmak sinemasına

ardından da kızılayda biraz turlayıp küçük, loş bir kitap kafeye

ekseriyetle üniversite öğrencilerinin doldurduğu

biraz edipten, biraz turguttan konuşurduk.

şiirlerinden değil, kendilerinden.

biraz, etrafımızdaki masalarda felsefeyi kopartan, filozoflara basan yeniyetmeleri ayıplardık.

parklara, bahçelere, özellikle de böyle üniversite öğrencilerinin çokça olduğu kafelere

felsefeleri kopartmak yasaktır levhaları astırma kararları alırdık.

her köşe başına bir değil beş göğe bakma durağı koydurtma planımız gib tıpkı.

büyüyünce selimciğim ışık.

büyüyünce deyince rengin giderdi, anlardım.

zaman müsade etmedin ki seni büyütsün.

etmedin işte ne güzel.

kalsaydın seni büyütmeme işini ben üstlenirdim selimciğim ışık.

seni şımartırdım,

öfkelerini, coşkularını besler büyütürdüm.

seni eşyadan, insanlardan, ruhsuz pazar günü sinemalarından korurdum.

seni büyütmezdim selimciğim ışık.

seni annenden bile iyi büyütmezdim inan ki.

ah selimciğim ışık, seninle konuşacak çok fazla şeyim var.

seninle susacak da çok fazle şeyim var selimciğim ışık.

sonra gülecek, sonra kızacak, kızaracak, şiirecek.

selimciğim, çocuğum

seni büyütmezdim diyorum, diyorum demesine ya önce bazı hususlarda teminat almam gerekiyor senden.

hiç bir zaman dünyanın bir bisiklet olmasını isteme örneğin tanrıdan.

bisikletin pedallarını geriye doğru çevirmen bisikleti geriye götürmez selimciğim ışık

ve maazallah ben yok oluveririm senin hayatından,

sen yok oluverirsin benim hayatımdan.

istemeyiz bunu değil mi.

dünyayı fellini filmlerindekinden,

akşamüstlerini edip cansever akşamüstlerinden farklı tasavvur etmek istemeyiz.

izlediğimiz filmlerden çekip hayatımıza aldığımız o güzelim kahramanlar,

antoine sözüm ona,

geldikleri yerlere geri dönsünler

dünya o sıkıcı düzenine kavuşsun istemeyiz.

insanlar ferhat’ı kahraman sansınlar istemeyiz.

sakın ha selimciğim, ne istersen iste tanrıdan ama

dünya bir bisiklet olsun isteme.

ben gidersem,

hiç bir zaman gerçek bir don kişot gibi davranamazsın.

okavunicibalikbenmisim.tumblr.com

Edip, şiir gibi adamdır.


Cama taşlar geliyor. ” Gelen Abdi’dir ” düşüncesi ivedilik kazandırdı, o ivedilikle camda alıyorum soluğu. Nefes nefese. Abdi trenleri bırakmamış elbet, ama bir geminin üzerinde, küçücük, elinde de bir mektup. Mavi. 

” Gemiler, mektup taşır.”

İnanıyoruz.

Az önceki ivediliğime şaşırmayı bırakıyorum, çünkü zarfın üzerinde Mahur’un el yazısı. Bu beni daha çok şaşırtıyor. Elbette Mahur’un el yazısını görmedim daha önce. Ama zarfı görebilseydiniz anlardınız; o yazı Mahur’un beyaz ellerinden. Öyle naif. 

” Sana bu mektubu cehennemden yazıyorum. Böyle söyleyince uzak ve kötü gelmesin; yastığından.  Sigaraların da yastığındaki cehennem de uzak olsun senden. ”

ve Mahur karşımda, bembeyaz.
İstanbul’dan geldiğimi nereden biliyor diye merak ediyorum. Neyse ki Mahur sözcüklere gerek duymuyor. Anlatıyor.

” Edip ile tanımışsınız. ”

Anlayamıyorum. 
Anlatmaya başlıyor.

Edip; şiir gibiydi. 
Hani sen sürekli çay döküyordun, ben susuyordum. Sessiz sessiz Edip’i anlattım sana, bulmuşsun. Fotoğraf Kadıköy’den. Haydarpaşa’yaydı yönüm. Oradan da Almanya. Fotoğrafı da o gün bıraktım, geride. İstanbul’da.
Edip’in sessizliği… Çok özlüyorum. Şiirlerde Edip’i buluyorum. İyi ki şiirler var, Edip gibi şiirler.
” Konuşmuyor, biliyor konuşmanın doğaya aykırı olduğunu. ”  

Çayları Mahur getiriyor bu sefer. O giderken fotoğrafa tekrar bakıveriyorum. Mahur, yine beyaz, cins-i latif. Edip, adıyla müsemma. Bakışlarında kapalı bir şiir derinliği… Fotoğrafa girmeye çalışanlar var. Bu güzellikte yer edinmek isteyenler; sağ köşede evin yardımcısı. Mahur’a öykünüyor; naifliğine. ve deklanşöre basan parmağın sahibi elbette. Gölgesi tüm samimiyetiyle fotoğrafta. Hani çiftlerin fotoğraflarında bir samimiyetsizlik vardır. Ne kadar aşk olsa da aralarında/birbirlerinde fotoğraf söz konusu olunca noksan oluverir birden her şey, Mahur ile Edip arasında bu da yok. Onlar her şeyden uzak. Onlar Sadri Alışık’ın aşık olduğu kadınların komşusu. Evleri, Yeşilçam evlerinden farksız. Önünde mutlaka sarhoş bir Sadri olmalı. Belki de Neşedenyana bir Hüsnü. Olmalıydı.

Mahur gelince bunları ona da söylüyorum.
Karşılıklı ağlıyor, Müjgan‘ı hatırlıyoruz.
Mahur, sigaramın dumanına karışıyor.

Geride bir fotoğraf. Kadıköy’den.
Müjgan’ın hikayesi..

gazoz kapakları ve şeker portakalı olan “sahici” bir çocuktu Cafer

Bütün şarkılarımı (şarkıları”m” dediğime aldanma, sadece dinliyorum) komşu teyzenin oğlu Cafer’in beslenme kaplarına sakladım. Okula gittiğinde, içi geçmiş yumurta yerine bir kaç melodi dinler diye düşündüm bugün. Kokuşmuş zeytini yemekten vazgeçer böylece ve evet, biliyorum söyleme, ona kötülük bu yaptığım.
Düpedüz kötülüktü, düşünsene; aklına zorla empoze edilmiş “yemezsen büyüyemez”sinleri yıkıyordum bu hareketimle. “Yemezsen de büyürsün Cafer, müzikle daha güzel büyürsün”lerimi ekledim kapların içine. 
Cafer, güçsüz, çelimsiz bir çocuk oldu hep.Hep bakardı böyle, uzun uzun. “Büyüyünce çok can yakacak bu teyzesi keh keh” bir Cafer değildi. Yakışıklı olmayacaktı, biliyorum.
Olmayacaktır.
Ama güzel bakışları var, ona ayırdığım şarkılarla daha güzelleşecek bakışları. Buna inanıyorum nedeni yok. Ah, hakikaten nedeni yok.
Evlerine annesinin gün’üne gelen teyzelerin yanında getirdiği yirmilik kızlar gibi ” ay ne şeker şey bu senin oğlan da Sevim Abla, Cafeer büyüsene ben seni beklerim senle evlenelim biz” yapmıyorum ona hiç. 
Çünkü, o biliyor o kızlarının hiç birinin onunla evlenmeyeceğini.
Biliyor, o kızlar onu bekleyemez. O büyüyüp -herhangi bir- delikanlı olduğunda kırkına merdiven dayamış olacak o kızlar, belki de (kim bilir) kadınlar.
Çünkü, o biliyor bu doğanın fizyolojisine düpedüz aykırı. “Koduğumun kızları aykırı işte, zorlamayın şirin olmuyorsunuz sevinmiyorum siz böyle diyince”leri içinden geçiriyor.
Bunu da ben biliyorum.
Cafer, küfür eder. Çok az küfür eder, o yaşta nerden öğreniyor bilmiyorum. Hayır hayır, değil, babasının “hay senin faulune sokayım hakem gibi” küfürlerini duyup da tekrarlamıyor.
Düpedüz uyduruyor işte ulan bildiğin, çok seviyorum bu huyunu.
Onunla tanışıklığım, ona bir file dolusu gazoz kapağı hediye etmeye çalışmamla başladı. Kabul etmedi ilkin, o bakışıyla baktı içime doğru. 
Karşılığında bir şey vermesine ikna olursam kabul edeceğini söyledi. 
Oldum.
Cafer’i ben o gün sevdim işte. Okuldan karınca yuvalarını sayarak gelişini, balkona çıktığımda görürdüm.Mahallenin tee en tepe yokuşunda belirirdi. 
Cafer, diyorum, ne sahici çocuktu öyle.
Yakışıklı olur muydu ikimiz de bilmiyoruz, ama hep sahici kalacaktı ya asıl güzeli bu oluyordu.
Sonra bir gün evlerinin önünde dev bir kamyon gördüm ben, içi eşya dolu.Eşyalar anı dolu. Eşyalar kaç kere izlemiştir Cafer’in kafasına uçan anne terliklerini, ablasının saçını çekişini.
Kaç kere izlemiştir dedim içimden, Cafer’in koltukların arasına gerdiği çarşafın altında el feneriyle mecmua okuyuşunu.
Taşınıyorlardı. Bir hışım çıktım evden. Kıytırık mecmuaları okumamalı diye bi tane kitap alıverdim yanıma.Şeker portakalı. 
“Al” dedim. 
“Bu senin”
Yüzüme baktı, elleri arasında bir sürü minik kart vardı. Cipslerden çıkmış çizgi film kahramanları resimleri olan. 
“Bana gazoz kapaklarının karşılığı bunlar” dedi.
” Tam 2 senedir biriktiriyorum, bütün kahramanlar tam”
Kitabı elimden aldı, çömelmiştim önünde boyuna yetişmek için. 
Kitaba baktı, sonra bana baktı. Yanağımdan öpüverdi.
“Bu da…” dedi.
“Şeker portakalı içindi”

Ve gitti.
Tanıdığım en “sahici” insandı Cafer, hediyeleriyse aldığım en “sahici” hediyelerdi.


http://asagimahalle.tumblr.com 

Mahalle-2

Mahalleden bir cenaze kalktı dün öğlen vakti.
En güzel çocuğum gidivermiş; Ali.
Yaşlanınca insan, bunca ölüm yaşayınca çöküyor. En sonunda da yaşlılık değil, oluşan bu çöküntüler öldürüveriyor insanı.

Ah ben size Ali’yi nasıl anlatayım!
En baştan…
Ali’nin ailesi mahalleye en geç taşınanlardan. İki öğretmen. Aileleri anlaşamıyor, bir de yakın ki evleri… Uzaklaşmak istiyor birkaç yıllık evli çift, ve bu mahalleyi buluyorlar ya da mahalle onları.

Ben hep Ali’yi gözledim. Bizim çocuklar öyle aralarına almamazlık etmezlerdi. Bu değişecek mi diye bekledim.
Değişmedi.

Bizim çocuklar, hiç değişmedi.

Ali en küçükleriydi. En küçükleri, ama en çok hayal kuranlarıydı. Ne kadar oyun varsa mahallede, hepsi Ali’nin o güzel aklından çıkıverirdi. Hani küçük adamlar vardır. Takım elbise en çok onlara yakışır. Sokakta oynarken de kısa pantolonlarını askılarla tuttururlar. Çizgili tişörtlerinin bir ucu dışarda. Saçları hep taralı. Ali, onlardandı. Onların en güzeli.

Bizim çocuklar, bazen korkarlardı benden. Bir gün krizlerimden birini yaşarken mahalleli beni ikna etmeye, arabaya bindirmeye çalışıyorken Ali geliverdi.

Dönünce trenleri izlemeye gidelim mi?

dedi.
Sesinde ikna tonu. Emir değil, daha çok rica.

Kendime gelince çok sonraları öğrendim ki Ali’nin ailesi, mahalleye trenle gelmiş.
Söylemiş miydim, bizim mahallenin ortasından tren geçer.

Bir zaman sonra Ali yok oldu. Sır gibi. Gitti.
Döndü çok sonra.

      Neredeydin?

Kimse sormadı.
Dedikodular da çıkmadı.
Herkes sevindi ki, o güzel çocuk döndü.

Önce annesinin, tam yedi gün sonra babasının yeşilini gördük.
Bir daha da girmedi o eve, Ali.
Bir daha hiç.

Tren raylarında uyudu. Ezberlemişti her seferi. Kimseyle konuşmuyor, rayları dinliyor, raylarda uyuyordu. Gözleri hep kapalıydı sanki. Hiç bilmezdim, beni görür mü.

Onyedi yıl yaşadı böyle.
Trenlerle uyudu, takvimlerden nefret etti. Saatlerden de. Zaman kavramını bir sonraki sefer oluşturuyordu. Başka bir şey değil. Akrep, yelkovan, saniye değil. Raylar, trenin o acı düdüğü ve ayak sesleri oluşturuyordu. Başka bir şey değil.
O güzel çocuk, böyle eskidi. Her gece raylarda.
Onyedi yıl geçti.

Bir sabah, mahallenin yeni çocuklarından Yusuf’u duyduk.
Bütün mahalle.
Herkes duydu.
Çok kar yağmış o gece.
Çok kar yağdı o sabah.

Hani ezberlemişti seferleri.
Neden kalkmadı tren gelirken.
Neden gitti o güzel Ali, tıpkı geldiği gibi trenle.

Bunları sormadı mahalleli.
Dedikodular da olmadı.
Herkes bildi ki; Ali, onu öldürecek kadar çöküntü yaşamıştı o nereye gittiğini kimsenin sormadığı yerde..

Sorsaydık belki…

uzuncteyze

Mahalledeki ilk hikaye için;